replika telefonlar ve modern islam
yarında diger günlerde sizlere herzaman buvgüzel yazıları yazmaya devam eden replika telefonlar dediki Onun bu sözünden iki sonuç çıkarılabilir. Birincisi, Avrupa bilim ve medeniyeti, değişmez tabiî kânunlara değil, deneysel araştırmaya dayalıdır. Abduh, genelde dinin, otorite aldığı modern bilime uyumunu göstermeye çalışmak şeklindeki apolojetik yolu izliyordu. Kenan’ın temsil ettiği bilimsel dogmatisizme karşı septik bir tavır benimseyen Kemal (2005: 212) ise, Fazlur Rahman (1984: 5i)’ın da belirttiği gibi çağdaş bilimin deneysel olarak ispatlanmış olanlarının ötesindeki iddialarını kabul etmez: “Ve Avrupa'da ulemaya tesadüf olur ki, kamerde olan enhann ‘umkunu tayin ederler ve iddialarını fennen ispata muktedir olurlar, fakat gene Avrupa'nın içinde bulunan Meriç
nehrinin halini tamamıyla bilemeyecek kadar gaflette bulunurlar.” O, bilimin iddialannı, inancın gereklerine tâbi kıldığından Sünnî çizgiye Abduh ve Seyyid Ahmed Han’dan çok daha yakın düşer.
Kemal (2005; 5i9-2o)’in Tahtâvî’yi itham eden Kenan’a itirazmdaı çıkarılan ikinci sonuç, deneysel olarak kanıtlanmış bilimin dinî hüküm lere aykırı olamayacağıdır. Böylece o, tam aksine Batıcılar yerine mutaaî sıp dindarlara karşı din ile bilimin uyumunu savunur. Hatta “iki kitaf mlayışınm ötesinde ilmi, çeşitli disiplinlerinden müteşekkil bir “marifi '.übdesi” olan diyanetin bir parçası kabul eder. Ancak bu
ilim?” sorusu gündeme gelir. Renan, İslam’ın ilk asrında Müslürnanlar arasında bilimin yaygın olmadığını iddia eder. Namık Kemal (1326:14-21: 2005: 5i6-2i)’e göre eğer ilimden murat, yalnız sayısal ve doğal bilimler ise gerçekte bu asırda Müslürnanlar arasında bilim yoktu. Hâlbuki onun “marifet ve hikmet” dediği deneysel bilimden daha yüksek ilim, kendisini ve Allah’ı tanımak suretiyle insanı dünya ve ahiret saadetine götüren bilgidir. Kemal (2005; 5i9-2o)’in belirttiği i!im/marifet kanaati-
mizce Saint Augustine’in sdentia/sapientia ayırımına tekabül eder.“'“'‘ Onun sıkça kullandığı maarif “eğitim, bilim, kültür ve medeniyet”! kapsayan “marifetin araçları”, yani insanı “marifete götürecek şeyler” anlamına gelir. Hikmet ona göre aklen kavranabilir her şeyi kapsayan bir ilimdir. Böylece hikmeti (sophia) bir meta-bilim almada Afgânî ile Kemal’in buluştuğu görülür.
replika telefonlar “Hangi ilim?” sorusuna cevap, aynı zamanda "niçin ilim?” sorusuna da cevap sağlar. Kemal (1326: 14, ı6-7)’e göre, tabiiyatve riyaziyat denen deneysel ve sayısal bilimlerle uğraşmak, Müslümanları bedihiyât^^ ulaştırarak imanlarını kuvvetlendirir. Ona göre “Marifet, bir nazenin-i dilrubadır ki mübtelaları yalnız neyl-i visaliçün ifna-yı ömür eder. İlmi vesile-i istifade etmek için istihsale çalışanların hiç bir vakit malumatça bir mevki-i imtiyaz ve kemale vasıl olduğu bilinmez. "Aristokrasi dışında bir sınıfın imtiyaz ve güce sahip olamadığı ortaçağlar Fransa’sında Descartes, Pascal, Kopernik, Galileo, kudret ve ikbale nail olmaktan çok hakikate ulaşma amacıyla marifet türleriyle nefislerini süsleyen bilgelerdi. Ancak bilahare Batı, “bilgiyi kudret olarak” gören Bacon’ın zihniyetin-ce bu bilgiyi teknoloji ve maddî güce dönüştürerek bir iktidar aracı haline
replika telefonlar Augustine’e göre sdentia (bilim), hem duyulardan, hem de tümellerin aklî sezgisinden çıkanlan teorik ve görgül karakterde bilgidir. Aksine sapientia (marifet), muhakeme ve deney gibi yollar yerine sezgi sayesinde Allah’ı tanımakla ulaşılan bilgi veya bilgeliktir (Tafsilat, Tillich 1968). Bu ayırım, daha sonra Kant’ın epistemolojisinde sezgise! (intuitive) karşı gidimli (discursive) anlayışohrak karşımıza çıkacaktır. Augustine’e göre marifetin kılavuzluk ettiği ilim, hayırlı bir gaye tarafından yönlendirilen, teleolojik karakterde bilimdir. Buna karşılık iyi bir bilimin bilgeliğin önermelerini anlatamayacağı cihetle ilim, marifete yol gösteremez. Yani pozitivistik a>'irımla söylenirse olgular, değerleri belirleyemez.
Aksiyomatik bilimlerin dayandığı, aklın kendilerine yönelmesiyle doğruluğunu anladığı, birbirlerini açıklayan temel ilkelerdir; "bir şey hem var hem yok olamaz, parça bütününden küçüktür, dört sayısı çifttir"
getirmişti. Kemal, "Hm, mücerret kudret ve ikbale nail olmak tahsil olunurP"diyerek bu anlayışı eleştirir.
Organizma simülasyonunca din, insanları dünya ve ahiret hayatın^j^ mutluluğa götürecek beden, başlıca emir ve yasaklar şeklindeki hükiij^ lerden oluşan hukuk-yasa ise bu bedenin anlamına gelir. Bu
let, Yahudilik, İslam gibi semavî dinlerde halakha ve şeriat, tabiî dinler^ç ise tabii hukuk (nomos) adını alır. W. C. Smith (1991: 98-102)’in kavraıjj. sal araştırmasının gösterdiği gibi, dinin iskeletini oluşturduğu için hu. kuk, geleneksel dünyada neredeyse din ile özdeş sayılmıştır; birbirlerini^ yerine kullanılan îslam şeriatı ve îslam dini tabirlerinin gösterdiği gi^j En eski devirlerden beri yürürlükteki pozitif hukukun üstünde yer alan adaleti tecessüm ettirecek ideal bir hukuk, yasa-yapıcılara ilham kaynağı olarak alınmıştır. “Tabiî hukuk”, tabiatta yattığı varsayılan düzenliliklere tekabül eden hukukî düsturlardan oluşur; o, “tabiata uygun iyi hayathn bir örüntüsü kadar doğruyla yanlışın nihaî ölçüsü olarak tasavvur edil-miştir. Beşerî hayata yön verecek şaşmaz düstur olarak tabiî hukuk, d'Entreves (1972; 13, i9)’in de ifade ettiği gibi, tarih boyunca hukuk ve siyaset felsefesinin ana konusunu oluşturur.replika telefonlar usndu..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder